Nabi Yağcı:Kritik eşikteyiz, tutum alma zamanıdır
Son Dakika
Kocaeli Barışı Konuşacak! Esat Korkmazın beklenen kitabı çıktı: KATHARLAR Nabi Yağcı:Kritik eşikteyiz, tutum alma zamanıdır Gezi protestolarına Pazartesi'den önce müdahale yok Ömer Şahin:Ankara'da erken seçim sesleri Tarhan Erdem: 10 ay sonra çifte seçim Kürt Çalışmaları Palatformu Diyarbakır'da buluşacak Erdoğan ve Füle'den basına kapalı görüşme ABD'den Erdoğan'a jet yanıt: Wall Street'te kimse ölmedi Kardeş Türküler'den Erdoğan'a: Bu ne kibir, bu ne öfke; gel yavaş gel, yerler yaş
Ali Haydar Fırat:Yeni bir Türkiye kurulurken
Ali Haydar Fırat:Yeni bir Türkiye kurulurken
 
Baskın Oran: Doğum günümüz kutlu olsun
Baskın Oran: Doğum günümüz kutlu olsun
 
Yetvart Danzikyan: Direnişin getirdikleri
Yetvart Danzikyan: Direnişin getirdikleri
 
Ahmet Altan'ın Gezi Parkı yazısı:
Ahmet Altan'ın Gezi Parkı yazısı:"No pasaran"
 
Abdülkadir KÜÇÜKBAYRAK
06 Şubat 2012 Pazartesi- 20:11:38
Bu Habere 3 Yorum Yapıldı
Bu Haber 8808 Defa Okunmuştur
ULUSALCILIK! NAMI DİĞER YABANCI DÜŞMANLIĞI    

Yaşadığımız bu günkü süreçte, içinde bulunduğumuz toplumun ciddi bir yarılma, kamplaşma-çatışma sürecine girdiğine tanıklık etmekteyiz. Buna neden olan temel etken; Türkiye ekonomisinin ciddi şekilde değişim ve dönüşüme uğraması, küreselleşme olgusunun günümüzde vardığı boyutlar ve bununla uyumlu biçimde gelişen, iktidarı değiştirme arzusudur. Bu talep, iktidarı bu güne kadar vesayetleri  altında tutan şoven, ırkçı oligarşik devlet eksenli bürokratik odaklarca, kendilerine karşı yapılmış bir “savaş ilanı” olarak algılanmıştır. Savaş öncesi gerekli hazırlıkların yapılması bakımından öncelikle kitlelerin gözünde bu çatışmanın meşrulaştırılmasını zorunlu kılmaktadır.  Bu nedenle  “psikolojik savaşın” başlatılmış olması, içinde bulunduğumuz dönemin temel açıklayıcısıdır.


Günümüz Türkiye’sin de ekonominin ulaştığı gelişmişlik seviyesi, artık içe kapalı yaşama olanaklarını ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Türkiye ekonomisinin bulunduğu noktada ki rekabetçi gücünü korumak ve geliştirmek için; küresel ekonomiye entegrasyonunu geliştirmek, onunla uyum içinde bulunmak zorundadır. Dış ticaret hacmi yıllık bazda 350 milyar dolara, İhracatı 125 milyar dolara, Turizm geliri 20 milyar dolara ulaşmış bulunan Türkiye’nin içe kapanıp 1970 li yılların ekonomik paradigmalara geri dönmesi olanaksızdır. Böyle bir girişim ancak ve ancak Türkiye yurttaşlarının devlet merkezli  faşist bir diktatörlüğe razı edilmesiyle olanaklı olabilir.  Halkı açlığa mahkum etme, gelir dağılımını bu günden daha kötü bir noktaya taşıma anlamına gelecek olan bu durum deyim yerinde ise açık biçimde  iç savaşa çıkarılmış bir davetiye olacaktır. Çünkü bu günkü tablo bile yurttaşlar tarafından değişime zorlanmakta, bunun yerine daha adil ve demokratik bir düzen istenmektedir.   


 


Ekonominin ve iş bölümünün gelişmişliği bakımından dünün devlet kapitalizmi esaslı yapısıyla, bu günkü özel sektör ağırlıklı yapısını kıyaslamak olanaksızdır. Dış ticaret hacmi dikkate alındığında; bu durum açıkça görülmektedir. Her şeyi belirleyenin ekonomi olduğu gerçeğinden hareket ettiğimizde, dün ekonomiye hakim olan devlet kapitalizmi ve yarı feodal tarım üretimiydi. Ülkenin en modern ve en güçlü organizasyonu ordu devlet organizasyonu olup,  buna paralel olarak  siyasi iktidara da  bu oligarşik güç ve bunlardan destek alan “milli burjuvazi”  sahipti. Ciddi bir büyüklük ifade etmeyen devletin sahibi olduğu sanayi üretimi ve buradan nemalanan özel sektör, ancak devlet olanaklarıyla büyümeye çalışmakta ve sürekli olarak devletten  koruma talep etmekteydi. Bunun sonucu olarak da devleti yöneten gücün her şeye karar verebildiği, monopolist bir yapı bulunmaktaydı.


 


Bu yapının Osmanlının son döneminde başlayan sosyal ve siyasal mühendislik anlayışı, kendisini 1980 lere kadar taşıdı. Bu tarihten itibaren başlayan sanayileşme ve dışa açılma, bir yandan köylülüğü tasfiye ederken, diğer yandan ekonominin dünyaya entegrasyonunu hızlandırdı. Kentlere yığılan yoksul köylülük kentlerde yeni bir dünya ile karşılaştı. 1970, 1990 ve 2000 li yıllarda iç gerilimlerin ve çatışmaların temel nedenlerden birisi bu kitlelerin taleplerini karşılayacak siyasal yaklaşımlar ve çözümler üretilememesidir. Önümüzdeki on, on beş yıllık süre içerisinde yaklaşık on milyon insanın daha köylerini terk edeceği gerçeğinden hareket edersek, mevcut statükoyu koruma gayretinin kaçınılmaz biçimde siyasal ve sosyal çatışmalara gebe olduğu görülecektir.


 


Statükoyu savunanların kavrayamadığı olgu; karmaşıklaşan ve giriftleşen ekonominin artık tek merkezden, 1930 esaslı siyasal algılama ve anlayışı ile yönetilmesinin olanaksız olmasıdır. Ekonominin gerçek dinamizmi bu gün özel sektör elinde bulunmaktadır. Dün devletten ihsan ve koruma talep eden özel sektör, bu gün guruplar arasında haksız rekabet koşullarının ortadan kaldırılmasını talep etmekte olup, kısaca “gölge etme, başka ihsan istemem” demektedir. Kaldı ki bununla da yetinmeyerek devleti yönetenlere “topladığın vergileri doğru harca, rasyonel davran, 1930 ların siyasal ideolojisinden ve benmerkezci iktidar anlayışından vazgeç, uluslararası piyasada rekabet edebilmem için, bana ihtiyacım olan alt yapı hizmetlerini sun” demektedir.


 


Dün ekonominin kaptan köşkünde oturan, devlet oligarşisinin sözü geçerken, bu gün ekonomiye yön veren burjuvazinin sözü geçmektedir. Bu durum devletten ve istikrarsızlıktan beslenen yağmacı ve tefeci gurupları korkunç derecede rahatsız etmektedir. Sadece 1990 lı yılların sonuna doğru devletin bir yıl içerisinde ödediği faizi büyüm rakamlara ulaşmıştır. İç piyasada tefecilik yapan kesimlerden devletçe yapılan borçlanmanın yıllık faizini ödemeye toplanan gelir vergisinin yetmediği  herkesçe bilinmektedir.  Keza 28 Şubat sürecinde, bir avuç bankacı çevresinin yurttaşların 55 milyar dolarını çalabildiğini hatırlarsak bu kesimlerin neden bağırıp çağırdığını ve neden istikrasızlığı tetiklemeye çalıştığını daha kolay anlarız.


 


Bu yaklaşım tarzından rahatsız olan üretici kesimler ve geniş halk kesimleri yeni bir düzen talebiyle hak arama yoluna girerken, Devlet merkezli statükoculuğu savunan, sözde “laik, cumhuriyetçi, modernist, Kemalist” olduğunu söyleyen mevcut iktidar yapısı farklı gerekçelerle bölünmeler yaratıp, yıpranan ve kaybetmekte olduğunu gördüğü iktidarını restore etme gayreti içerisine girmişlerdir. Bunu yaparken de dayandıkları temel değer, 80 yıldır kutsayıp, tapındıkları ve tabulaştırdıkları M.Kemal'dir. Din, Allah, Peygamber üzerinden siyaset yapmak ne kadar çirkin ise, M.Kemal üzerinden, bayrak üzerinden siyaset yapmakta o kadar çirkindir. Her ulusun, her devletin tarihte acı tatlı günleri var ola gelmiştir. Asıl olan o günlerden dersler çıkarmak, hizmeti geçenleri de saygı ve sevgiyle anmaktır. Akıldışı biçimde, siyasi anlayış ve uygulamaları tartışmadan kabul ettirmek ve iktidar odaklarına kutsiyet yaratmak için liderlerin, bayrağın, dinin arkasına sığınmak ancak ve ancak ayıplanacak bir şeydir. Çünkü bu tutum M.Kemali yüceltmez, olsa olsa siyasi düşmanlarının çoğalmasının yolunu açar. Eğer amaç akıl ve bilim ışığında çağdaş uygarlık düzeyinde yurttaşlarımıza en iyi olanakları sağlamak ise bunun yolu, AB içerisinde yirmiden fazla ülkenin bilim ve siyaset adamlarının,  sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve ortak aklıyla üzerinde mutabakat sağlanmış insan haklarına ve bunların dayandığı siyasal anlayışa uyum göstermektir. İki binli yılların çağdaş uygarlık seviyesi ve bilincini 1930 ların Avrupa’sının nasyonalist-ırkçı totaliter yapısında aramak akıldışı bir davranıştır. Çağdaş uygarlık bu gün küresel entegrasyona ayak uydurup, milli gelir seviyesini 20.000 USD seviyesinin üzerine çıkarıp, yurttaşlarına AB normlarında iktidara katılım, aynı seviyede hukuk ve demokrasi sağlamakla olanaklıdır.


 


Yer kürenin bu kadar önemli bir noktasında küresel ve yerel uyuma ters düşen davranış içinde bulunmanın bedeli ağır olacaktır. Bu bakımdan ekonomideki gelişmeye uygun biçimde siyasi iktidarın el değiştirmesi kaçınılmazdır. Çünkü Türkiye ekonomisinin dünün devlet kapitalimi esaslı yapısıyla bu günkü yapısı arasında kıyaslanamayacak ölçüde fark mevcuttur.


 


Bu gelişme ekseninde Türkiye hızla sanayileşip büyürken, her gün biraz daha küresel ekonominin parçası haline gelmektedir. Sanayileşmenin ve büyümenin nimetlerinden olan;  kentleşme, modernleşme ve rasyonelleşme bu sürecin kaçınılmaz sonuçları olacaktır. Dünya hızla sanayi toplumu sonrasına yelken açarken, Türkiye üretici güçlerinin gelişmesinin önüne set çekerek, bundan korkarak kendini geleceğe taşıyamaz. Solculuk adına, modernleşme, laiklik adına devlet kapitalizmini ve bunun köleleştirici kuvvetine bel bağlayıp “cumhuriyeti ve kazanımlarını” koruyabileceğini sanmak büyük bir yanılgıdır.


 


Türkiye’nin Laik-Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak onu küreselleşen dünya ekonomisinin ve siyasetinin parçası yapmakla mümkündür. Geçici bir süre için bile olsa Türkiye’yi bu süreçten koparmak, istenilenin tam tersine toplusal kutuplaşma-çatışma riskini büyüteceği gibi, modernleşmenin Rönesansçı ruhunu da yok edecektir. Böylesine istenmeyen sonuçlara neden olmamak için küresel ekonomik gelişmeleri ve bunun ortaya çıkardığı siyasi neticeleri daha yakından incelemek gerekir.


 


 


 Ulus tanımının ve ulusal birliğin oluşumunun vazgeçilmez unsurlarından birisi; feodal temelde var olan çok merkezliliğin tasfiye edilerek yerine “ulus” adına güçlü bir merkezi otoriteyi hâkim kılmaktır. Diğer bir unsur da feodal temelde var olan kapalı ekonomik sistemin tasfiye edilerek yerine siyasal iktidarın egemen olduğu sınırlar içerisinde, pazarın bütünleştirilmesi, ulusal pazarın yaratılmasıdır. Dünyamız bilgi devriminin yarattığı olanaklar çerçevesinde öylesine küçülmüştür ki yüzyıl önce bir devletin kendi iç pazarındaki entegrasyonun çok daha ötesinde bir entegrasyon artık dünyanın tamamı için gerçekleşmiştir. KÜRESEL ekonominin vazgeçilmez koşullarından birisi de siyasal sınırlarla birbirinden ayrılmış yerel unsurların otoritesinin yönlendirdiği “kapalı ekonomik birimlerin” tasfiyesi ve dünyanın tek ve ortak bir pazar ve ekonomik bütünlük haline dönüşmesidir. Bunun siyasal iz düşümü de mutlaka küresel yurttaşlıktır. Yerkürede sanayi ve sanayi ötesi toplumun en gelişmiş olduğu alan kuşkusuz Avrupa’dır. Yarının dünyasının nasıl bir şekil alacağını incelemek istiyorsak bunu Avrupa üzerinden yapmak en doğru tutumdur. Burada gördüğümüz ise ulusal-siyasal sınırların iyice silikleştiği, ekonomik entegrasyonun alabildiğine geliştiği ve AB yurttaşlık kriterlerinin  kıtanın her tarafında uygulanmaya çalışıldığı bir birliktelik karşımıza çıkmaktadır.


 


Görünen o ki; dünya ekonomisinin entegrasyonu, insanlığın siyasi  ve sosyal  entegrasyonundan çok daha önce gerçekleşecektir. Çünkü bu gün dünyanın farklı siyasal kamplarında yer alan ve bir birini yok etmeyi amaç kabul eden siyasi rejimlerin,  ekonomileri bile, bir birlerine çoktan entegre olmuş durumdadır. Daha doğru bir ifade şekliyle, her birisi küresel ekonomiye entegre olmuş büyüklü, küçüklü parçalardır. AB, ABD, Kore, Brezilya, Rusya, Çin, Türkiye, fark etmiyor. Bu ekonomilerden birinde çıkan olumlu veya olumsuz gelişme, diğerlerinin ekonomilerini saat farkıyla da olsa, büyüklükleri ölçüsünde  etkilemektedir.


 


 Bu durumun doğal sonucu ise, insanlığı doğal olmayan ayrımlarla bölen ve birbirine düşman eden ırk, din, mezhep, renk, cinsiyet, milliyet, siyasi sınırlar ve siyasi otoriteler gibi kavramların anlamını yitirmesi ve yer kürenin daha rasyonel bir organizasyonun eşit ve daha özgür bireyleri  olma sürecine girilmiş bulunulmasıdır. Çünkü bu kavramların arkasındaki bölünmüşlük ve çatışmacı zihniyet çağdaş gelişmenin önünü tıkadığı gibi ciddi biçimde emek ve sermaye israfına neden olmaktadır. Siyasi anlamı ise savaşlar (Dini, ırki, milli, siyasi, ideolojik, paylaşım esaslı olması fark etmiyor) neticesi yaşanmış ve yaşanmakta olan insanlık dramıdır.


 


Bu çerçeve esas alındığında kesin olarak görünen şudur. Küresel ekonominin gelişmesi çatışmalara, savaşlara değil istikrara ihtiyaç duyuyor. Dünün dünyasının en güçlü sektörü savaş sanayi iken, günümüzün en önemli sektörü, iletişim, yazılım, bilim ve bilgi üretimidir.


 


Dün bilimin en hızlı gelişip uygulandığı alan silah sanayi iken, bugün iletişim, bilgisayar, yazılım, otomasyon sektörleridir. Dün sanayinin ve gelişmenin motoru olan silah sanayi  savaşlara dan ve çatışmalardan nemalanırken, günümüz ekonomisinin motoru olan yukarda sayılı sektörler istikrar ve barış talep etmektedir. Bunun doğal sonucu ise kaçınılmaz biçimde dünyada istikrar ve barışın hakim olmasıdır. Bunu önlemeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Dönemsel olarak tersi süreçler yaşansa bile (bu günkü gibi) nihai olarak gelişme bu yönde olacaktır.


 


 


  Kapitalizm yerel feodal beylerin sınırlı alanlardaki “kadiri mutlak” otoritesine son vererek daha rasyonel  “eşitlik ve özgürlük” temeline dayalı ulusal sınırları kapsayan,  “ulusal devlet” i yaratmıştır. Bu durum üretimin gelişmesine, insanların özgürleşmesine zemin hazırlamıştır. Ancak bunu sağlamak için,  zaman, zaman feodal güçlerle çatışarak bunları sahne dışına itmiştir. Küresel ekonomi de adım, adım mevcut yerel, kapalı ekonomileri bünyesine katmakta ve buna direnen ulusal iktidarların otoritesini de aşındırarak ilerlemektedir. Bu nedenle yerel  iktidar erkini elinde bulunduran kişi ve gurupların her gün biraz daha otoritelerini ve belirleyici  güç olma özelliklerini kaybetmenin  kendilerinde yarattığı korkuyu anlamak hiçte zor değildir. Bir anlamda, bu gelişme “Ulus adına” bizleri yönetmek üzere, kendilerini “görevlendirilmiş” ve bu günkü “Kutsal Devlet” i kurmuş ve yöneticisi olmuş olanların, emekliliklerinin geldiğini göstermektedir.  Dünya, Sultan Süleyman’a kalmadığı gibi mevcut yöneticilerimize de kalmayacaktır. Ya zamanın geldiğini görecek olgunluğu göstererek bir kenara çekileceklerdir, ya da bu gün kurguladıkları iç kutuplaşma-çatışma neticesinde ortaya çıkacak savaşın nihai mağlubu ve savaş suçluları olacaklardır.


 


Uzun bir süreden beri aklın yönetime hakim olmadığı, doğal gelişme seyrinin önünün kesildiği bu coğrafyada, her şeyin belirleyicisi devlet ola gelmiştir. Devlet hem programlayıcı, hem uygulayıcı, hem dağıtıcı,  hem yok edicidir. Kısaca neye karar verilecekse orada devlet vardır. Her şeyi bilen, gören, yaratan, rızkı dağıtan devlettir. Bizans’tan Osmanlı’ya ve nihayet, Osmanlı sınırları üzerinde kurulan yeni devletlere yön veren siyaset budur. Doğal olarak bu devleti yöneten elit, kendini yönettiği insanlardan daima ayrı ve üstün görmüş ve otoritesi altında tutuğu tebaasından da daima kayıtsız ve şartsız itaat istemiştir. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek iktidarın kendileri için anlamını da çok net biçimde ifade ede gelmişlerdir.


 


Bu durum çerçevesinde gelişmeyi algılamaktan uzak olan, biz şansızların yöneticileri, yetki ve otoritelerini sınırlandıran şeyin küreselleşme süreci ve küresel değerlerin ortaya çıkması olarak algılayamadığından, bu “felaket” in nedenini klasik biçimde “iç ve dış düşmanlar” olarak algılayıp, algılatmaya çalışmaktadır. Oysa biz tebaalarının bu işte hiçte kusurumuz bulunmamaktadır. Kendi tebaası üzerindeki sınırsız otoritesini, her türlü hukuk dışı uygulamasını (bok yedirmek dahil) sınırlandırmaya çalışanlar, bunları dile getirenler bizler kadar, gelişme koşullarının önünün açılmasını isteyen iç ve dış ekonomi çevreleridir.


 


Küreselleşme sadece ekonominin ortak akıl ve kurallarla yönetilmesini istemekle kalmıyor, aynı zamanda evrensel barışı sağlamanın yolunun, insanlığın ulaştığı yüksek gelişme düzeyine paralel olarak gelişmiş bir insan hakları siyasetini hayata geçirmek olduğunu kavramış bulunmaktadır. İnsan Hakları evrensel Beyannamesi ile başlayan bu süreç her gün yeni hakların ilavesiyle yol almaktadır. Kopenhag kriterleri  ve AB içindeki hukuki düzenleme ve güvenceler gelinen son noktayı göstermektedir. Demokrasinin gelişmişlik düzeyi, insan hakları hukukunun gelişme düzeyini gösteren karine niteliğindedir. Kısaca ne kadar demokrasi, o kadar insan hakkı. Ne kadar demokrasi ve hukuk o kadar yatırım, o kadar barış, o kadar sermaye akışı, o kadar turist, o kadar zenginlik. Dolayısıyla o kadar da huzur ve mutluluk.


 


 Bilgisizlik ve cehaletin en büyük düşman olduğunu, kavrayamayan yöneticilerimizin bir kısmı, içinde bulunduğumuz çürümüşlük ve çatışmanın nedenini düşmanların “sinsi” faaliyetlerine, Hıristiyan ve Musevi âleminin, Müslümanlara karşı yürüttüğü faaliyetlerde aramaktadır. Bu durumu  şeytanın insanları aldatmasına, bağlayıp bundan kurtulmak için Arafat’a uçakla gidip beş yıldızlı otellerde konaklayıp sabahta gidip şeytan taşlayıp tanrıya yalvarmakta çözüm ararken, kendilerine aklın ve bilimin rehber olduğunu söyleyen sözde seküler kesim ise farklı bir düşman algılaması içinde bulunmaktadır.


 


Malumumuz olduğu üzere; Osmanlı İmparatorluğu “gerileme” sürecine girdiğinden beri, daha doğrusu savaşlarda yenilgi almaya başladığından beri yönetici elit bu durumu “iç ve dış güçlerin oyunu ve ihaneti” olarak algılanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş olsa bile, yönetici elit değişmemiş olacak ki aynı bakış açısı ve izah tarzı aynen korunmuştur.  Her nasılsa kendine bilim adamı diyen insanlar bile kendilerine aklı, bilimi değil de resmi ideolojiyi esas aldığından Osmanlının “ilerleme” ve “gerileme” sini de, bu günün problemlerini de, bu esaslar çerçevesinde değerlendirmişlerdir.


 


Feodal Askeri bir İmparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa da var olan siyasi otoriteleri yıkıp, kendisine tabi kılıp haraca bağladığı, çoluk, çocuğunu, kadınını, kızını savaş ganimeti olarak köleleştirip, cariyeleştirmesini “ilerleme” olarak sunmak dünyada başka kimsenin aklının alabileceği bir şey değildir. Bu nedenle bizdeki ilerici ve gerici tanımlamaları başından beri sakatlık ihtiva etmektedir.  Bu durumda Osmanlının diğer halkları köleleştirip egemenlik sınırlarını genişletmesini “ilericilik” buna karşın, bağımlı halkların özgürleşip kendi ulusal iktidarlarını kurmaların “gericilik” olarak tanımlanmaktadır.


 


Genel olarak insanlığın ortak değerleri çerçevesin de mazlum ve mağdura sempatiyle bakıldığından, bizdeki yönetici elit de kendisini mazlum ve mağdur olarak tanımlamayı ve bu şekilde tebaasını daha rahat yönetmeyi her zaman tercih etmiştir. Dünyanın tanıklık ettiği ilk etnik temizlik,  Anadolu’nun İslamlaştırılması amacıyla önce  bu topraklarda yaşayan Müslüman olmayan Ermeni, Rum, Süryani, Asuri, Musevi vs unsurlara, daha sonra da başta Türklüğe dâhil olmak istemeyen Kürtler olmak üzere diğer unsurlara yönelmiştir.  İç kamuoyu hep böylece ikna edilmiş ve edilmeye çalışılmıştır. Buna karşı çıkan dünya kamuoyu emperyalist “dış düşman” iç kamuoyu ise emperyalizmin işbirlikçileri, yabancıların piyonları ve uşakları olarak gösterilip aforoz edilmiştir.


 


Oysa tarihin bir dönemini içersinde önemli bir yere sahip olan antiemperyalist siyasetten anlaşılması gereken; tüm milletlerin, halkların, devletlerin ekonomik ve siyasi özgürlüğünden, bağımsız gelişmesinden yana olmak, buna karşın çeşitli gerekçeler ileri sürerek bunun aksi tutum ve davranışlarda bulunan tüm siyasi ve ekonomik organizasyonların müdahaleci davranışlarını reddetmektir. Bunda samimiyetin kıstası tarafların ismini cismini dikkate almadan bu politikayı savunmaktır.


 


Ancak ne hikmet ise bu ülkede kendisine antiemperyalist, ulusalcı, milliyetçi, tam bağımsızlıkçı diyenlerin hiç birisi, tarihte ilk ulusal kurtuluş savaşları olan  Grek, Sırp, Makedon, Romen, Arnavut vs Ulusların Osmanlı İmparatorluğuna karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesine, kendi kaderlerini tayin etme girişimine destek vermezler. Saygı duymaz, (Oysa K.Marks Osmanlıya karşı gelişen Ulusal Kurtuluş savaşlarına destek vermiştir.) destek vermezler. Çünkü bu zatlar aslında köleleştirmeye karşı değillerdir. Kendi devletleri, egemenleri başkalarını köleleştirirken onlara destek vermekten çekinmezler. Ancak başka emperyalist güçlerin köleleştirmesinin öznesi olmaya karşı dururlar. Bu nedenle bu davranış biçimini antiemperyalist olarak sıfatlandırmak, gerçek antiemperyalist tutum içinde olanlara haksızlık etmek olur. Bu tutuma bir ad koymak gerekirse buna kısaca  YABANCI DÜŞMANLIĞI demek daha doğru bir tanımlama olacaktır.  Bu düşünce sahiplerinin gerçek belirleyeni sosyal darvinizmin 1930 larda kalmış olan nasyonalist-ırkçı yaklaşımıdır. Üstünü istedikleri ölçüde “antiemperyalizm, ulusalcılık, milliyetçilik, İslamcılık, bağımsızcılık, tam bağımsızcılık” gibi kavramlarla boyasınlar, tırnağınızla biraz kazıdığınızda karşınıza çıkacak şey Hitlere, Musoliniye, Frankoya, Salazara esin kaynağı olmuş olan nasyonalizm (ulusalcılık)tır. Ezen ulusların ortak özelliği, başka ulusları yönetme ve köleleştirme arzusudur. Bu anlayış sahipleri gerçekte kendi yurttaşlarını da ayrımlara tabi tutup köleleştirmekten kaçınmamışlardır. Gerçekte bunlar kendi ekonomik çıkarlarına karşı çıkan herkese düşmandırlar. Ancak içeride ordularına katıp, ölüme gönderecekleri askerleri, her koşulda sorgulamaksızın kendilerine itaat edecek ve destek verecek geniş halk kesimlerini ikna etmek için geçmişte dini semboller kullanılırken, bugün büyük ölçüde “ulusal çıkarlar, milli birlik, milli bütünlük” gibi kavramlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kendi yurttaşlarına, cehaleti, fukaralığı, açlığı, çocuk ölümlerini, töre cinayetlerini, dil yasaklamalarını, yargısız infazları, reva gören bir anlayışın, ulus adına konuşacak sözü olamaz. Onların adına konuşacağı tek şey iktidarlarıdır. Bizleri de “ulusalcılık-milliyetçilik-nasyonalizm” adına kandırıp kendilerine hizmetkâr etmeye çalışmaktadırlar. Cebimizdeki parayı çalanı, bizi açlığa mahkûm edeni, kardeşi kardeşe vurduranı, her darbede on binlerce insanı tutuklayıp işkence edeni Arafat’ta bulamayacağımız gibi AB de, ABD de bulamayız. Onlar bize yabacı değil çok yakınımızda, her gün gözlerimizin içine bakarak yalan söylemekten utanmayan bu zatlar, yüz yıllardır iktidar koltuğunda oturanlardan başkaları değildir. Vatan, millet, Sakarya diyerek söze başlandığında bilin ki yanı başınızda bela kol geziyor, ya da birileri ağzınızdaki lokmayı veya cebinizdeki parayı çalmaya hazırlanıyor.


 


Oysa küreselleşen ekonomi öylesine hızla gerçekleşmektedir ki; hiç birimiz bu olayı çıplak gözle gerçek boyutlarıyla algılayamayız. Ancak görünen bir gerçek var ki,  bu süreç kurulu düzeni, kurulu anlayışı, yıka, yıka ilerlemektedir. Bu nedenle yüz yıllardır bu coğrafyada yaşayan insanların başına bela olmuş olan devlet merkezli iktidar odaklarının iktidar erki her gün biraz daha zayıflamaktadır. Artık ekonomiye devlet değil üretici güçler yön vermektedir. Devletin ekonominin patronu olduğu dönem sona ermiştir. Yönetimin merkezi akıl ve bilgiyle donanmak ve buna uygun hareket etmek zorundadır. Bunu kavramayanın iktidarda kalma şansı yoktur. Ekonomiyi nasyonalizm ile, ırkçılık kalıpları ile yönetemeyeceğimiz gibi, din, mezhep ile de yönetmek olanaksızdır. Barışı, hukuku, insanı merkez alan bir dünya anlayışı ve bunun gereği olan katılımcı demokrasi kapımızı çalmış bulunmaktadır


 


Kısaca küreselleşmenin ve bilgi devriminin yaratığı olanaklar öylesine gelişmiştir ki artık “cin” şişeden çıkmış olup, şişeye geri sokma olanağı bulunmamaktadır. Ancak küreselleşme  nedeniyle kaybedecek dini, devleti, kolonisi, ordusu, kölesi, cemaati, haremi vs olmayan biz dünya vatandaşlarının korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktur. Küresel yurttaşlık bilinci ve onun muazzam gücü dünyayı hegemonya alanlarına bölenlerin korkulu rüyası olmaya başlamıştır. Bizleri ölüm tarlalarında, işkence hanelerde, yoksulluk girdabında, hukuksuzluk pençesinde kıran ve birbirimize ırk, din, millet gibi ayrımlarla düşman eden iktidar sahipleri korkun. Çünkü: çanlar sizin iktidarınız için çalıyor.


 


A.Kadir Küçükbayrak


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 


 



Yazarın Diğer Yazıları
  
  
 
  Şuanki Karakter Sayınız :     Kalan Karakter Sayınız   :
 
onaylanan yorumlar “ziyaretçi defterinde” yayınlanmaktadır

 Mustafa KÜÇÜKBAYRAK
 Ağzına,yüreğine sağlık kadir abi çok yerinde tespitler.Çanların çalmasıyla kalmayıp kendini padişah ilan eden muktedirlerin alaşağı edildiği bir türkiye özlemiyle saygılar sunuyorum.
 23.08.2012 - 14:42:45

Katılıyorum Katılmıyorum 

%52,07

 sinan
 devlet-iktidar efendilerinin korkmasını isteyen kadir beyin aksine efendiler giderek futursuzca toplumsal muhalefet dinamiklerini tutuklayıp imha etmesi ironi olabilirmi?efendileri bu denli davranmaya sevk edenin birazda içerden aranması gerekmezmi?bin bir emek ve zorlukla biriktirilen özgürlükçü demokratik kazanımları savunmaya çalışan özgürlükçü tolumsal muhalefetin ağır bedellerle bu günlere getirdiği itibarını kendine muhalifim devrimciyim solcuyum deyip devlet-iktidar hegemonyasının itibarsızlaştıramadığını içerden yapıp devlet-iktidar-sistemin sandalyesinden konuşup ona hizmet edenlerin yapması toplumsal muhalefetin yanında değil iktidar efendilerin yanında yer alıp karşı devrimci tutum değilmi? asıl soru biz ne yapıyoruz tolumsal muhalefeti olumlu eleştiri ile geliştirmenin aktörlerimiyiz yoksa sistemin beceremediğini yapan karşı devrimcilermiyiz bilip bilmeden yaptıklarımızın neye hizmet ettiğini görebilirsek iyot gibi açığa çıkarz selam olsun zihnini ve kendini özgürleştirebilenlere
 13.02.2012 - 23:37:00

Katılıyorum Katılmıyorum 

%54,47

 Mehmet Tıraş
 Kadir bey elleirnize sağlık ekonominin ve insan haklarının evrensel bir fotografını çekmişisiniz..
 07.02.2012 - 00:23:55

Katılıyorum Katılmıyorum 

%52,74

Ziyaretçi Defteri Yorumlarını OKUYUN..!
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER veya boluyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Abdülkadir KÜÇÜKBAYRAK Son 10 Köşe Yazısı


“Gezi Parkı” olayları neye işaret ediyor?
27.06.2013

Kurdistan Sorunun Tarihsel Arka Planı – 3: II. Meşrutiyette Uzanan Yol
17.11.2012

Kürdistan “Sorunu”nun Tarihsel Arka Planı-2
21.08.2012

Kürtlerin Şiddetle İmtihanı!
02.05.2012

Kürdistan “Sorunu”nun Tarihsel Arka Planı- I
12.04.2012

KÜRTLERİ DÖVEREK KÜRT SORUNU ÇÖZÜLEBİLİR Mİ?
02.03.2012

YENİ ORTADOĞU PROJESİNDEN, YENİDÜNYA DÜZENİNE (1)
17.02.2012

ULUSALCILIK! NAMI DİĞER YABANCI DÜŞMANLIĞI
06.02.2012


Yazarlar

Yazarlar







Sayısal Loto
25 ŞUBAT 2012
Tarihli Çekiliş Sonucu
03 10 13 35 41 47
Şans Topu

Tarihli Çekiliş Sonucu
On Numara

Tarihli Çekiliş Sonucu
Süper Loto

Tarihli Çekiliş Sonucu